13 Nisan 2008 Pazar

boş vites

Şu her zamanki tek ruh iki ayrı beden hissim var ya hani, bugün Carolina'yı izlerken tekrar hortlayıp, tuzlu sulara boğdu beni. Herkesin bi Albert'a ihtiyacı olmayabilir ama Albert'a sahip olmak hayatta sahip olunacak en güzel ve güven verici şeylerden biri. Hiçbir zaman bi Albert'ım olmadı aslında, Albert gibi düşünen kimsem olmadı, henüz erken de zaten ama ben bi Albert olmuştum zamanında.. Öncelikle filmin adındaki ironi, daha sonra Julia Stiles'ın oynadığı karakterin (Carolina) gerçekliği ve yüklendiği sorumluluklar açısından farklı bi bakış açısıyla da olsa yaşadıklarıma ayna tutuyor olması ve son olarak özellikle de Albert sendromumla paralellik gösteren bi dost-aşk ilişkisi son derece otobiyografikti.
Uzun zamandır bir çok düşünceye kapalı olmamın yanı sıra kendimi bile düşünmezken şu dönemde böyle bir film iyi mi oldu kötü mü bilmiyorum.. Hani yolda gördüğüm ufak bi çocuk, yada fındık faresi ölüsü, camda gezinen emekleyen bebek, doğuran kedi, içinde sarılıklar olan etrafı maviyle çevrili güzel bir çift yeşil göz, sevgisinden korktuğum, sonra 5 şık, tekrardan, az kaldı bitiyor nidası, sabah erken kalkmak var yine, ya ben bunu geçen sene görmüş müydüm soruları, yazın formatlamak ne sakat işmiş.. düşünce silsilesi içinde dönüp dolaşıp kontrol dışı gelişen etrafı maviyle çevrili içinde şaşırtıcı sarılıklar barındıran gözlere takılmamak için delleniyorum ya ara sıra; bu, teslimiyet olgusunun bende gelişmemiş olmasındandır. Hiçbir zaman tam anlamıyla içgüdüsel davranamicam sanırım, çok da umrumda olduğundan değil de, Ş'nin çözümlemelerini düşündüğüm zaman, kontrol mekanizmamın dişlilerinin vidalarının gevşemesine izin vermem gerektiğini düşünmeden edemiyorum. Kendime nasıl iyilikte bulunabileceğimi de bilmiyorum, kendime nasıl iyi gelebilirim, bilmiyorum.
Selim İleri diyor ki, "abarttık sayılabilecek iyiliklerin, arınmaların, merhamet duyuşların, iblisin kışkırttığı kötülüklerin, hainliklerin kökeninde kendini arayış yatar."
İyi de Dostoyevski Ivan'a " Sen bensin, ancak değişik yüzlü bir bensin." dedirtirken bana iblisvari bi oyun oynamıyor mu yani bilmem kaç sayfalık kitaptan aklıma, dilime mıhlanan tek cümle bu.. Yedim yedim, ancak tüketebiliyorum. Selim amca bunu "çılgınlığa çok yakın bir duyumsayış" olarak nitelerken, insanın hiçbir zaman kendisi olamayacağını iddia ediyor. Acaba benim hatam çoğu zaman, hatta biraz iddialı olacak bile olsa, her zaman asıl kendim gibi olmam mı? Gerçekten benimseyebildiğim tek kişi vardı, bana en yakın ama en uzak insandı, "insan ızdırabı" gibi çifte nefes alır gibiydim, içimdeki ben dışımdaki ben karmaşası ve savaşımı içinde ara sıra kaybolduğum olduydu. Aslında yaşadığım ve bi insanla anlamlandırdığım ne varsa hepsi bana ait, ben var olduğum için oluşuyor herşey. Çünkü kimle olursam olayım, Albert olan hep bendim ve birileri gelip geçiyordu sadece, bazıları benden kaçıyordu, çünkü aslında benim ihtiyacım olan asıl şeyin kendileri olmadığını biliyorlardı. Benim peşinde olduğum, onlardan alabileceğimi sandığım şeydi.

Hiç yorum yok: