
“Dayanırsan, dayanmasını bilirsen, ama nasıl olsa dayanacaksın, insanoğlusun, kendin söyledin, insanoğlu, düşün bir, kimler nerelere dayanmadı, dayanacaksın ve yeni bir kişilik yaratacaksın.”
Nasıl? diye sordum babama. Beni duymuyormuş gibi devam etti.
Gerçekten de bu insanlar beni anlamıyor mu diye soracaksın.
Bilmiyorum deyip umutsuzluğa düşeceksin.
Kocaman bir bilinmezlik.
Etrafına danışacaksın ama bir de bakacaksın ki aralarında bulunduğun insanlar konuştuğun dili hemen hemen hiç anlamıyorlar. Sabırlı ol, bekle, onlara dilini öğretmek yerine onların dilini öğrenmeyi dene.
Ne diyordu bu babam? Birazdan bana gezgin hikâyesini anlatacaktı. Hikâyeyi pek merak etmiyordum ama her seferinde o gezgine farklı yanıtlar sunuyordu. İşte buna çok gülüyordum ama bu sefer gülemedim. Sesimi çıkarmadan dinledim. Başladı.
Bundan 15-20 yıl önce bir akşam biraz ıslanmak için çıkmıştım. O gece masamı bir büyük bir gezginle paylaştım. İşte o gün öğrendim ki geçmişteki tüm büyük gezginler sana bahsettiğim bu yolu izlemişlerdir.
Bu sefer farklı şeyler söylüyordu. Daha bir dikkatli dinlemeye başladım.
İşte başkalarının dilini öğrenmeye çalışmak… ben de başka başka yöntemler izledim kendi derdimi anlatabilmek için. Günün birinde benzeri bir durumda kalırsan, kuşkusuz sen de başka bir yöntem izleyeceksin.
Kendi yöntemini…
Kendi yötemim, bunu sesli söylemiştim sanırım.
Evet kendi yöntemin, ben her ne kadar seni bir şeylere hazırlamaya çalışsam da fırtına anında yanında olamayabilirim, olsam dahi, yolunu sen bulacaksın. Gemini sağ salim limana ulaştırmanın yolunu…
Şaşırmıştım. Babam her zaman benimle olamazdı, tamam, bunu kabul ediyordum ancak… ancak bu gerçek biraz fazla gelmişti. Bugün başıma gelenlerden sonra babamın bu dediklerini anlamakta güçlük çekiyordum. Aklıma doğmamış oğlum geldi. İçim sızladı, daha sonra da karım. Ağlıyordum.
Yarın sabah bütün bunlardan hiçbir şey kalmayacak ve bir gün bir başka sabah, düzlükte bulacaksın kendini, hadi.
Deli gibi ağlıyordum bağırıyordum ama ben kendimi bir düzlükte bulmak istemiyorum ki. Evet bunlardan hiçbir şey kalmayacak doğru, hiçbir şey kalmadı baba. Her şey gitti.
Düşüyordum ben. Benim ihtiyacım olan ne bir lanet olası yöntem ne aptal bir gezginin pusulası ne de babamın vaat ettiği o yavan düzlük. İhtiyacım olan nefesti, onları da kaybetmiştim. Hep mi karanlık olacaktı bundan sonra…
Elbet sabah da olur, zamanı gelince, elbet, yalnız kentlerin, denizlerin, düzlüklerin üstünde doğacak değil ya güneş, elbet, burada da, olduğum yerde de, karların, buzlu kayaların üstünde, ağaçsız çıplak dağlarda da doğar güneş, tüm güzelliğiyle, tüm korkunçluğuyla.
Ne güzel de söyledin baba… Tüm korkunçluğuyla diye. Güneşi sevmem, yakar beni, yüreğimdeki bulzları eritemez o.. Güneşe tapardın sen.. Cevapları onda arardın, yalnızlığına yoldaş ederdin onu.. Oğlumu tanımadım hiç, karımı sevemedim yeteri kadar.. Artık sabah olmasının ne önemi var baba? Yolların, yöntemlerin ne önemi var? Düzlük ya da yamaç kayalıklar? Ne fark eder benim için? Ben neyi fark ederim artık baba?
Gece bitti. Uykusuz, uykulu, düşsüz, korkulu düşlerle dolu, onları kaybedişimle ıslanan yastığımın serinliğiyle bir gece daha bitti.
Babam gideli yıllar oldu. Ona hiç söyleyemedim o geceden sonra bir daha güneşin doğmadığını.
Türkü burada bitti ya da ağıt. Hem bundan sonra fark etmez dedim ya.
Bu düzlükte, bu beyazlıkta, bu yükseklikte her şey o kadar küçük ki gözüme. Her şey daha uzak daha bir güzel. Kendimi dinliyorum artık. Karımın yanına gidiyorum. Oğlumun…
Babamın yanına…
Nasıl? diye sordum babama. Beni duymuyormuş gibi devam etti.
Gerçekten de bu insanlar beni anlamıyor mu diye soracaksın.
Bilmiyorum deyip umutsuzluğa düşeceksin.
Kocaman bir bilinmezlik.
Etrafına danışacaksın ama bir de bakacaksın ki aralarında bulunduğun insanlar konuştuğun dili hemen hemen hiç anlamıyorlar. Sabırlı ol, bekle, onlara dilini öğretmek yerine onların dilini öğrenmeyi dene.
Ne diyordu bu babam? Birazdan bana gezgin hikâyesini anlatacaktı. Hikâyeyi pek merak etmiyordum ama her seferinde o gezgine farklı yanıtlar sunuyordu. İşte buna çok gülüyordum ama bu sefer gülemedim. Sesimi çıkarmadan dinledim. Başladı.
Bundan 15-20 yıl önce bir akşam biraz ıslanmak için çıkmıştım. O gece masamı bir büyük bir gezginle paylaştım. İşte o gün öğrendim ki geçmişteki tüm büyük gezginler sana bahsettiğim bu yolu izlemişlerdir.
Bu sefer farklı şeyler söylüyordu. Daha bir dikkatli dinlemeye başladım.
İşte başkalarının dilini öğrenmeye çalışmak… ben de başka başka yöntemler izledim kendi derdimi anlatabilmek için. Günün birinde benzeri bir durumda kalırsan, kuşkusuz sen de başka bir yöntem izleyeceksin.
Kendi yöntemini…
Kendi yötemim, bunu sesli söylemiştim sanırım.
Evet kendi yöntemin, ben her ne kadar seni bir şeylere hazırlamaya çalışsam da fırtına anında yanında olamayabilirim, olsam dahi, yolunu sen bulacaksın. Gemini sağ salim limana ulaştırmanın yolunu…
Şaşırmıştım. Babam her zaman benimle olamazdı, tamam, bunu kabul ediyordum ancak… ancak bu gerçek biraz fazla gelmişti. Bugün başıma gelenlerden sonra babamın bu dediklerini anlamakta güçlük çekiyordum. Aklıma doğmamış oğlum geldi. İçim sızladı, daha sonra da karım. Ağlıyordum.
Yarın sabah bütün bunlardan hiçbir şey kalmayacak ve bir gün bir başka sabah, düzlükte bulacaksın kendini, hadi.
Deli gibi ağlıyordum bağırıyordum ama ben kendimi bir düzlükte bulmak istemiyorum ki. Evet bunlardan hiçbir şey kalmayacak doğru, hiçbir şey kalmadı baba. Her şey gitti.
Düşüyordum ben. Benim ihtiyacım olan ne bir lanet olası yöntem ne aptal bir gezginin pusulası ne de babamın vaat ettiği o yavan düzlük. İhtiyacım olan nefesti, onları da kaybetmiştim. Hep mi karanlık olacaktı bundan sonra…
Elbet sabah da olur, zamanı gelince, elbet, yalnız kentlerin, denizlerin, düzlüklerin üstünde doğacak değil ya güneş, elbet, burada da, olduğum yerde de, karların, buzlu kayaların üstünde, ağaçsız çıplak dağlarda da doğar güneş, tüm güzelliğiyle, tüm korkunçluğuyla.
Ne güzel de söyledin baba… Tüm korkunçluğuyla diye. Güneşi sevmem, yakar beni, yüreğimdeki bulzları eritemez o.. Güneşe tapardın sen.. Cevapları onda arardın, yalnızlığına yoldaş ederdin onu.. Oğlumu tanımadım hiç, karımı sevemedim yeteri kadar.. Artık sabah olmasının ne önemi var baba? Yolların, yöntemlerin ne önemi var? Düzlük ya da yamaç kayalıklar? Ne fark eder benim için? Ben neyi fark ederim artık baba?
Gece bitti. Uykusuz, uykulu, düşsüz, korkulu düşlerle dolu, onları kaybedişimle ıslanan yastığımın serinliğiyle bir gece daha bitti.
Babam gideli yıllar oldu. Ona hiç söyleyemedim o geceden sonra bir daha güneşin doğmadığını.
Türkü burada bitti ya da ağıt. Hem bundan sonra fark etmez dedim ya.
Bu düzlükte, bu beyazlıkta, bu yükseklikte her şey o kadar küçük ki gözüme. Her şey daha uzak daha bir güzel. Kendimi dinliyorum artık. Karımın yanına gidiyorum. Oğlumun…
Babamın yanına…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder