20 Haziran 2007 Çarşamba

içimdeki deniz

Yağmur dindikten sonra damlaların yüzümde bıraktığı serinlik ve suya doymuş toprağın mutlulukla gülümserken saçtığı o huzur dolu koku… Çoraplarımı çıkarmışım, üzerimdeki kazaktan kurtulmuş, ıslak çimene basarak, yumuşak zeminin ezilip büzülmesini hissederek koşuyorum; amaçsız. Bu koku mu büyüleyen beni? Ayağımın altındaki bu yumuşaklık mı? yoksa bütün bedenimi saran bu serinlik mi? Üzerimde eskimiş bir pantolon ve kolları yırtılmış bir fanila… aklım boş, yüreğim hafif... Düşüncelerim, sürüncemelerim, oluşum parçalarım, yapı taşlarım, tırnak arası anlamsızlıklarım, kaş kaldırışlarım, baş kaldırışlarım kum saatine hapsolmuş hepsi. Birileri sürekli baş aşağı ediyor beni. İşin garip yanı, gözlerimi söküp baş köşeye oturtmuşlar, göz kapaklarımı kirpiklerimden kaldırıp bir kısmı hala gözümün içinde olan cam parçalarına yapıştırmışlar da bunu görebiliyor olmam gerçeklikten uzaklaştırıyor beni…Azıcık kan var, tadıyorum, hmm evet kan… Kansızlıktan olsa gerek, hep demir hapları içmem gerekti zamanında… Sevemedim ben şu ilaçları pek. Bir yararını da göremedim. Hoş, pek de hasta olmazdım ya denemiş olsaydım belki iyi ederdi onlar beni. Gerek kalmadı hiç o küçük haplara…
Yağmur yine bastırdı. Beni çağıracağını söylediydi halbuki, bana işaret verdiğinde yanına koşacaktım. Ben gökkuşaa'mı o da şemsiyesini kapıp içimdeki denize dalacak, ben ona yüzmeyi öğretirken o da bana nasıl ıslanılmadığını gösterecekti. Ses gelmedi. O var diye hiç şemsiyeye gereksinim olmadı…O da yokmuş meğer, şemsiye de... Belki onu da kum saatine koymuşlardır…gözlerimde kumlar var, demişti geçen gün. Çok acıyor, sürekli bir şeyler batıyor, su çarpıyorum, geçti sanıyorum ama sonra yine sızlıyor, demişti. Söyleyemedim aklımdan geçenleri. Ne diyecektim? Kumlar dolduracak yakında her bir zerreni, an gelecek nefes alamayacaksın, ciğerlerine kum dolacak…
[gerekenler ve gereklilikler… zorluklar ve zorunluluklar…]
Fazla dürüstlük de iyi bir şey değilmiş. Bunu öğrendim, şu kum saatinin içinde.. Döne döne yuvarla(n)dım biraz... En azından dilim, camları çize çize, yumuşadı gibi… Öyle umuyorum, yoksa burada boşuna zaman kaybettiğimi düşünmeye başlayacağım. Gözlerime de bakamıyorum zaten… Baktıkça içim bir acayip oluyor… Bu gerçekdışıcılık beni geçmişe götürüyor şimdi… Sessiz sohbetlerin sona erdiği anlardaki çaresizliğim geliyor aklıma… Şu anki sınırlandırılmış sonsuz kum tanecikleriyle bezeli özgürlüğümün kuru saflığındaki çaresizliğim…
...
keçi yolunda döşeli parke taşları üzerinde yürümeye çalışır gibi seninle konuşmak
ayaklarım araya sıkışıp kalıyor bazen, inip inip çıkıyorum her adımımda
belki de mutlu kılan bu iniş çıkışlardır
kim bilir
belki de tekdüzelikten kurtuluşumdur
hep dikkatli olmam gerekiyor bileğim burkulur canım yanar diye
hep sağlam hep emin olmalı adımlarım düşmemem için
gözlerimi de hep açık olmalı
eğer düşersem nereye olduğunu görebilmek için
...
Gözlerimi kapatmışım sanırım… Açık tutamamışım işte... Uykudandır belki... Belki de insanlıktandır…İnsancık! Çok dolarsa, ağırlaşırsa, kırpmak gerekir, hafifletebilmek için...Gülümsüyorum...Peeh! Yine baş aşağı çevirdi gelip biri de…Umurumda mı ki? Hem o ne demişti ?

yine hafif dolu gözlerim, ama hepsi yaşamaktan geliyor..

Hiç yorum yok: